Aşağıdaki araştırma yazısı Haziran 1988 tarihinde Milliyet gazetesinde Tarık Dursun K. tarafından yayınlanmıştır.
Nuh’un Gemisi’nin Çözülemeyen Esrarı (6)
Tarık Dursun K.
GEMİNİN RESMİ ÇİZİLİYOR!


AÄŸrı dağı ve çevresindeki bilinmezliklerle dolu bir olaylar dizisi baÅŸladı ve sürdü gitti. Bunların içinden biri, son derece ilginçtir ve ancak aradan 70 yıl gibi hayli uzun bir süre geçtikten sonra bir anlam çıkarılacak biçimde birleÅŸtirilerek başı ile sonu ortaya çıkarılmıştır. Bu hikayeyi Louisianalı (ABD) rahip Harold Williams’ın aÄŸzından ayrıntıları ile dinleyelim:
“…1950 yılıydı. AÄŸrı’daki manastıra vardığımda yaÅŸlı Hachian’ı bir kan gölü içinde yatar buldum. Tıbba karşı aÅŸinalığım olduÄŸundan ona hemen ilk tedaviyi yaptım, sonra da alıp kendi bulunduÄŸum yere *ürdüm. O sıralarda ‘Union College’deydim. Adama baktık el birliÄŸiyle, iyileÅŸtirdik ve birkaç ay bizimle kaldı. Derlenip toparlanınca bize başına gelenleri anlattı. Üç ‘ateist’ gelmiÅŸler, Nuh’un gemisini aradıklarını söylemiÅŸler. Kendilerini tanıtırken ‘baÄŸnaz Hıristiyanız’ demiÅŸler, çevreyi buna inandırmışlar. Herkes kanmış onlara. Onlar da kılavuz olarak bu Hachian’ın babasını tutmuÅŸlar, babası da Hachian’ı yanına yardımcı diye almış. Sözde ‘inanmış’ Hıristiyanlarla bir arada yollara düşmüşler; gide gide Nuh’un gemisinin yanına varmışlar.
“Geminin içine girince, bu üç dinsiz korkunç bir öfkeye kapılarak ellerindeki baltalarla geminin her yanını parçalamaya koyulmuÅŸlar. Ama baÅŸaramamışlar, çünkü zamanla tahtalar kayalaÅŸmış, taÅŸ kesilmiÅŸ hepsi. Bunların asıl amaçları, orada öyle bir kalıntı olmadığını ortaya koymakmış. Bulunca da yoketmeye kalkışmışlar.
“BecerememiÅŸ, üstesinden gelememiÅŸler. O kızgınlıkla bu kez kılavuzların canlarına kıymak istemiÅŸler. Ama içlerinden birinin aklı başına gelmiÅŸ;
“Ne yapıyorsunuz, sonra dönüş yolunu nasıl buluruz onlar olmadan?” demiÅŸ,engellemiÅŸ, vazgeçirmiÅŸ. Hepsi bileklerini kesip kan kardeÅŸi olmuÅŸlar ve olanı biteni kimselere anlatmayacaklarına dair ant vermiÅŸler. Hachian’la babasına, dikkatlerinin üzerinde olacağını, en küçük bir sır vermeleri durumunda gözlerinin yaşına bakmaksızın öldüreceklerini söylemiÅŸler. Bu nedenle baba oÄŸul bu sırrı yaÅŸamlarının sonuna kadar saklayacaklardı.”
“GeliÅŸmelere bakılırsa, bir süre sonrasında bir İngiliz de aynı olayı anlatmış.”
“DoÄŸru! O sıralarda biz Bronston-Massachussetts’de oturuyorduk. Ben lisede öğretmenlik yapıyordum. Bir sabah eÅŸim bir gazete getirdi. Gazetede yayınlanmış bir haber vardı; küçük, kenar köşeye sıkışmış bir habercik iÅŸte… Ölüm döşeÄŸindeki bir İngilizin son soluÄŸunda vicdanını rahatlatmak istediÄŸini yazıyordu. O İngiliz’in anlattığı hikaye de benim yıllar önce Hachian’dan dinlediÄŸim hikayenin eÅŸiydi.”
“Siz, acaba Hachian’dan duyduÄŸunuz o hikayeyi bir baÅŸka kiÅŸiye anlatmış mıydınız?”
“Hayır anlatamadım. O İngiliz’in bunları ne duymuÅŸ, ne de bir baÅŸkasından öğrenmiÅŸ olması mümkündü!”
1876 yılında Sir James Brice adında saygın bir devlet adamı, gezgin ve yazar, AÄŸrı dağından ilk kez bir kanıtla dönüyordu. Kanıtın bilim dünyasını yerinden oynatacağına inanıyordu Sir James. AÄŸrı doruklarında elle yontulmuÅŸ ya da iÅŸlenmiÅŸ bir tahta bulmuÅŸtu. Çevreyle bir iliÅŸkisi olamazdı, çünkü AÄŸrı aÄŸaçsız ve yoz bir daÄŸdı. Tahta parçası uluslararası ölçülerle 4 fit boyunda, 5 inç kalınlığındaydı ve yer yer taÅŸ kesilmiÅŸti adeta. Gazeteler olayı büyük bir coÅŸkuyla karşıladılar. Sir James ve kanıtı hemen baÅŸlıklara çıktı. Fakat bilim çevreleri olaya hem kuÅŸkuyla, hem de küçümseyerek baktılar. ÇoÄŸu, daha önceki dediklerinden sapma göstermeye yanaÅŸmadı. Benzer tepki, 1883 yılında bir Türk yetkili kurulunun verdiÄŸi rapora karşı da gösterildi. Türklerin raporunda gemi’nin iyi korunmuÅŸ olduÄŸu da özellikle belirtiliyordu. İlgisizlik ve nedensiz karşı çıkışlar Türk yetkililerini çabuk gücendirdi ve onlar da bir ikinci araÅŸtırma grubu göndermeyi düşünmüşlerken bundan vazgeçtiler, olayın üstünde durmadılar artık.
Prens John Joseph Nourey, aradan dört yıl geçmiÅŸti ki, ansızın ortaya çıktı ve AÄŸrı dağına kendi başına bir sefer düzenleyeceÄŸini açıkladı. Prens hem ünlü bir gezgin, hem de enikonu varlıklı bir kiÅŸiydi. Ayrıca çekici bir kiÅŸiliÄŸi olan bir BaÅŸpiskopos’tu da. Kalktı, Türkiye’ye geldi, hızlı bir yolculuk sonunda AÄŸrı’ya vardı, 1887 yılının güzel bir gününde tırmanmaya baÅŸladı doruÄŸa doÄŸru. 25 Nisan 1887 günü, Prens, yıllardır düşünü kurduÄŸu amacına ulaÅŸtı ve… Nuh’un gemisini karşısında buldu. Dönüşünde anlatıyordu; Gemi, buzlar arasına sıkışıp kalmıştı ve yapısı, genelde kara ve koyu renkli tahtalardan yapılmıştı. Anlattıkları, 1883 yılında Türk gazetelerinde çıkan uzun haber-yazıya tıpa tıp uyuyordu da. Prens, yeniden AÄŸrı’ya dönmek, daha kapsamlı bir keÅŸif seferine giriÅŸmek istiyordu. Amacı gemiyi alıp Chicago Sergisi’ne getirmekti. 1893 yılında bu kentte görkemli bir Dünya Fuarı açılacaktı. Bütün çabalarına ve saygın kiÅŸiliÄŸine karşılık, Prenscik AÄŸrı’ya ikinci bir sefer için kendisine mali bir destek bulamadı ve günlerden bir gün yakalandığı soÄŸukalgınlığı, zatürreye çevirdi, tedavi fayda etmedi ve Prens, AÄŸrı dağı sırrıyla ölüverdi. Onu izleyen keÅŸif, 1902 yılında gerçekleÅŸti. Ermeni kökenli çiftçi Yorgo Agopyan’ın anlattığına göre, çocukluÄŸu sırasında amcası onu almış, Nuh’un gemisine *ürmüştü, çok iyi anımsıyordu bunu. Agopyanın dedikleri hemen yeni bir heyecan dalgası yarattı. Anımsadıklarını tek tek ressam Alfred Lee kağıda döktü. Sonradan Lee olayı şöyle anlatacaktır:
“Agopyan’la ilk karşılaÅŸtığımızda o 72 yaşındaydı. Nuh’un gemisini gördüğü sıralarda Türkiye’de yaşıyormuÅŸ, daha göçmemiÅŸmiÅŸ. Van gölü kıyısında bir yerde doÄŸmuÅŸ. Amcasıyla birlikte her yaz keçi ve koyun sürülerini AÄŸrı dağına *ürüp orada yayarlarmış. Yerel halk böyle yaparmış. Yazlar kurak ve sıcak geçtiÄŸinden yöre halkı hayvanlarıyla bir olur, yaylalara çıkarlarmış.
“Geminin yanına varmışlar nasıl varmışlarsa. Amcası denklerini, çantalarını yere atmış; amca-yeÄŸen geminin yanına buldukları taÅŸları yığmaya baÅŸlamışlar. Amcası, “sen gemiye çıkacaksın” demiÅŸ. “Kenarda bir yere tutun, yukarı çek kendini, tamam mı?” demiÅŸ.
“Agopyan gemiye çıkmış, güvertesinde durup çevresine bakmış. Uzun, çok uzun bir gemiymiÅŸ bu. Tavanında kocaman bir delik varmış ayrıca. İçine bakmış, ama karanlıktan baÅŸka bir ÅŸey görememiÅŸ.
“Küçük Agopyan gemiden ayrılırken kopardığı bir tahta parçasını da yanına almayı eksik etmemiÅŸ. Bunda çivi delikleri falan yokmuÅŸ. Geminin tamamı taÅŸlaÅŸmış tahtadan yapılmış gibiymiÅŸ. Anımsadığı kadarıyla geminin tavanı da dümdüzmüş. Yalnız bir çıkıntılı kısım boydan boya, yanları delikli olarak uzanıyormuÅŸ. Bunlar hava delikleriydi sanıyorum. Küçük Agopyan geminin üstünde uzun süre kalmaktan nedense korkmuÅŸ, ineyim diye tutturmuÅŸ, amcası yardım etmiÅŸ, inmiÅŸ.
“Uzun uzun anlattı bana gemiyi. Notlar aldım, sesini teybe kaydettim, dinledim; karalamalar yaptım. Sonunda yaptığım resmi *ürdüm ona, baktı, baktı. ‘Evet’ dedi. ‘OlmuÅŸ, tıpkı benim çocukluÄŸumda amcamla bulduÄŸumuz Nuh’un gemisi iÅŸte!”
…………..
Nuh’un gemisinin AÄŸrı dağında görülmesiyle ilgili bundan sonraki rapor 1916 yılında geldi. İki Rus pilotu, AÄŸrı dağı üzerinde keÅŸif uçuÅŸu yaparken gemiyi gördüklerini rapor edip bildirdiler. Gemi, dağın doruÄŸundaki buzların arasındaydı. Garip bir biçimi vardı ve üstü yuvarlatılmış göründüğünden üzerinde ayrıca uzun, köprü gibi bir çıkıntı da ortaya çıkmıştı. Çıkıntı uzun, enli ve yassıydı. Rapor Çar’a yollandı. Çar hemen ilgilendi ve iki özel araÅŸtırma grubu gönderilmesini buyurdu. Grup, raporda belirtilen yere iki hafta süren yorucu ve zorlu bir tırmanmayla ancak varabildi. Orada saÄŸlıklı ölçüler aldılar, planlar çizdiler, hatta fotoÄŸraf bile çektiler. Geminin içi odalardan geçilmiyordu, sayıları yüzden
fazlaydı; bazıları küçük, bazıları büyük ve geniÅŸti. Keresteden kiriÅŸlerle tutturulmuÅŸlardı. Kafesler de vardı ayrıca. Yeni düzenlenen rapor da Moskova’ya gönderildi, fakat tam o günlerdeydi, Rusya’da devrim oldu, Çarlık yıkıldı ve Nuh’un gemisi ile ilgili birinci rapor da, ikinci rapor da diÄŸer kayıtlarla beraber yok olup gitti. Doktor John W. Montgomery, Rus pilotların hikayesiyle nicedir çok yakından ilgileniyordu. Kendisine sorulduÄŸunda ÅŸunları anlattı;
“Rus keÅŸif seferi, Nuh’un gemisiyle ilgili en ciddi sonuçları ortaya çıkaran seferlerin baÅŸlıcasıdır bence. Grubun baÅŸkanlığını Albay Aleksiy Korev yapıyordu. Sefere katılmış, gemiyi gözleriyle görmüş askerleri de tanıyordu yakından. Albay Korev, pilot teÄŸmen Lujanski’nin de yeminli ifadesini almıştı. TeÄŸmen Lujanski, arkeolojiye ilgi duyan bir kiÅŸiydi. Ben, Albay Korev’le ölümünden bir yıl önce California’da tanışmıştım, görüştüm. Devrimden sonra ülkesinden kaçmış. Amerika’ya gelip yerleÅŸmiÅŸti. Anlattıklarının bir düş ürünü
olmadığından eminim.”
Rusların gözlemledikleri ve raporlarına geçirdikleri olay, 1902 yılının Agopyan’ın anlattığı hikayeye de pek aykırı düşmemektedir. Agopyan’ın anlattıklarıyla kutsal kitaplarda aktarılanları birleÅŸtirince ortaya çıkan geminin boyutları (Tanrı buyruÄŸunca) 300 kübit boyunda, 50 kübit eninde ve 30 kübit yüksekliÄŸinde olacaktı. Kübit, eski çaÄŸlarda bir
erkeÄŸin dirseÄŸinden parmak ucuna kadar olan uzunluÄŸu simgelemekteydi. Bu ölçülere göre, gemi, upuzun, dikdörtgen bir kutuya benzemektedir. Ama 20 basket alanından daha büyük bir kutudur bu. Hiç bir çaÄŸda insanoÄŸlu böylesi büyük bir ahÅŸap gemi yapmamış, yapmayı da düşünmemiÅŸtir. Gemi yapımcıları, geminin boyunun enine oranının 6/1 olduÄŸunu hesaplamış, bunun yavaÅŸ seyreden bir gemi olması gerektiÄŸini, buna karşılık batmazlığının güvencede olduÄŸunu da özellikle belirtmiÅŸlerdir. Yüzyılın baÅŸlarında inÅŸa edilen “Oregon” adlı Amerikan savaÅŸ gemisi bu oranlara uygun yapılmıştır.
Doktor Henry Morris, Nuh’un gemisi üstünde uzun süreler çalışmalar yapmış bir mühendistir de.
“Geminin dizaynı üzerinde yaptığınız çalışmalara göre, dengesi ve denize olan dayanıklığı bakımından Nuh’un gemisi için dengeli idi diyebilir misiniz?”
“Hidrolik güçler dikkate alındığında Nuh’un gemisinin çok ‘istikrarlı’ bir gemi olduÄŸu ortaya çıkıyor. Tabii gravitasyonel güç, safra gücü,dalga gücü vb. gibi benzerleri arasındaki bir denge ele alınıp hesaplanırsa, 0 ile 90 derece arasındaki eÄŸimlerden, eÄŸilmelerden bir zarar görmeksizin yüzeceÄŸi de anlaşılır. Alabora olması tehlikesine gelince… Bu, hemen hemen olanak dışıdır.
Etiketler: Nuh Ve Esrarı - 6