
EskiçaÄŸ toplumlarının yıldız gözlem birikimlerinde, mitlerinde ve inanç sistemlerinde, Sümer’den baÅŸlayarak oldukça geniÅŸ bir kültürel coÄŸrafyaya yayılmış, saygı duyulan ve korkulan bir gök cisminin varlığına iliÅŸkin, üzeri örtülmüş izlerle karşılaÅŸtığımızdan söz ettik sürekli. Babil’de ‘göksel ejderha’ Tiamat’la savaşıp onun ‘ortasından geçen’; Mısır’da Osiris ile Seth’in göksel savaşına iliÅŸkin mitlerde karşımıza çıkan; Orta Amerika’da benzeri bir savaşın uzaklardan gelen kahramanı olarak belirip göksel iktidarı bir süreliÄŸine Venüs’ün elinden almış Hunrakan kimliÄŸiyle beliren; Çin kültüründe ‘göklerin ejderhası’, Hint yıldız kültürü ve zaman ölçümlerinde ‘Saptarshi’ adlı göksel döngünün kahramanı olarak sunulan; Roma’nın efsanevi Sibylline kitaplarında, göksel dönüşümün temsilcisi niteliÄŸiyle boy gösteren; Yunan’da Phaeton, Navaho ve Hopi kızılderililerinin mitlerinde ‘Mavi Kachina’, İncil’in finalindeki ‘Yuhanna’nın Vahyi’ndeyse ’666 Sayılı Kızıl Ejderha’ kimliklerine bürünen böylesi kritik bir gök cisminin varlığına iliÅŸkin, bilim dünyası neler söylüyor?
Hemen belirtmek gerek ki, bu konuda üzerinde bütünüyle anlaÅŸmaya varılmış, ‘tek ses’ halinde yinelenen, ortak ve net bir tavır yok. Ortodoks yaklaşıma, genel kabul gören akademik bakışa baÄŸlı, büyükçe bir grup, GüneÅŸ Sistemi’ne dahil olan ya da ‘dışarıdan katılan’, büyük ve etkili bir gök cisminin varlığını, üzerinde düşünmeye bile gerek görmeden reddetme eÄŸiliminde. Ancak yine de son 70 yıl içinde yaÅŸanan geliÅŸmeler, farklı görüş ve yaklaşımlara sahip, azımsanmayacak sayıda bilim ada**nın, bu konuya daha esnek ve daha devrimci bakmaya çalıştığını ortaya koydu.
GüneÅŸ Sistemi içinde, büyük kütleli bir ‘Onuncu Gezegen’ olması gerektiÄŸine iliÅŸkin ilk görüş ve teoriler, 1930′da Pluton’un keÅŸfinden sonra ortaya çıkmaya baÅŸladı. Uranüs ve Neptün’ün yörüngeleri üzerinde ‘rahatsızlık’ yaratan bir unsurun varlığı matematiksel olarak saptanmıştı çünkü ve oldukça küçük olan Pluton’un bu rahatsızlığın kaynağı olamayacağı düşünülerek yeni arayışlara girildi. Astronomi çevrelerinde, ‘Gezegen X’ adıyla anılan bir gök cisminin saptanmasına yönelik çalışmalar da giderek hız kazandı. (Burada ‘X’ hem bilinmeyen bir gezegeni, hem de Roma rakamlarıyla ’10′ sayısını ifade ediyordu.)
Bilinmeyenin peÅŸinde
1970′li yıllarda gökbilimci Tom Van Flandern, uzun hesap ve araÅŸtırmalardan sonra Uranüs ve Neptün’ün yörüngelerinin ‘beklenen deÄŸerler’e uymadığı düşüncesiyle, çalışmalarını derinleÅŸtirdi ve bir onuncu gezegenin varlığı konusunda kesinlikle ikna oldu. Hemen ardından, meslektaşı Robert Harrington’ın yardımını istedi ve iki bilim adamı, oldukça uzun ve yoÄŸun bir araÅŸtırmanın içine girdiler. Harrington da bilinmeyen bir gezegenin varlığı konusunda bütünüyle ikna olmuÅŸtu ama bir süre sonra Van Flandern’le aralarında görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Harrington, Uranüs ve Neptün’ün yörüngeleri arasına yerleÅŸen bir ‘Gezegen X’ olması gerektiÄŸini düşünüyordu. Van Flandern’e göreyse söz konusu gök cismi Neptün’ün yörüngesinin çok ilerisinde olmalıydı. Ancak her iki bilim adamı da, ‘Gezegen X’in fazlasıyla eliptik bir yörüngeye ve çok uzun bir dolanım süresine sahip olması gerektiÄŸi konusunda hemfikirdi.
Seksenli yılların başında, Voyager I uzay sondasının yolladığı veriler deÄŸerlendirildikten sonra, Uranüs ve Neptün’ün yörüngesinde ‘rahatsızlıklar’ olduÄŸu yolundaki eski hesapların yanlış olduÄŸu açıklandı, çünkü Neptün’ün kütlesi daha önce hatalı hesaplanmıştı. Böylece, bir ‘Onuncu Gezegen’ arayışını gerektiren koÅŸullar ortadan kalkmıştı kimi bilim adamlarına göre. Ama bu, Harrington ve Van Flandern’i ikna etmeye yetmedi. 1987 yılında iki bilim adamı da aranan gezegenin fazlasıyla dış merkezli (eliptik) bir yörüngede, güneÅŸe oldukça uzak bir konumda olduÄŸunu düşünüyorlardı. Van Flandern’e göre gezegen çok soluk (16 ya da 17 Kadir) olmalıydı ve bu nedenle saptanması iyice güçleÅŸiyordu.
Bitmeyen arayış
Aynı yıl, iki bilim adamı daha, Daniel Whitmire ve John Matese, ‘Gezegen X’in son derece eliptik bir yörüngeye sahip olduÄŸu ve dolanım süresinin en az 700 yıl olması gerektiÄŸi yolundaki bulgularını bilim dünyasına sundu. Whitmire ve Matese aynı zamanda ‘Gezegen X’in yörüngesinin, dünya da dahil çoÄŸu gezegenlerin yörünge düzlemlerine yaklaşık 45 derecelik bir açı yapması gerektiÄŸini vurguluyorlardı.
AÅŸağı yukarı aynı tarihlerde, NASA’nın JPL (Jet Propulsion Laboratory) biriminde çalışan John Anderson, ‘Pioneer 10′ ve ‘Pioneer 11′ uzay sondalarının hareketlerini izleyerek, dış merkezli bir ‘Onuncu Gezegen’in varlığının çok büyük olasılık olduÄŸu sonucuna vardı. Anderson’ın hesaplarına göre söz konusu gök cismi bir hayli eliptik bir yörüngeye sahipti ve güneÅŸin çok uzaklarına dek gidiyor; ancak daha sonra sistemin içlerine (hatta dünyaya) çok fazla yaklaÅŸarak etkilerini hissettiriyordu. Dolanım süresi, Anderson’a göre en az 1000 yıl olmalıydı; kütlesinin de, dünya kütlesinin beÅŸ katı olması gerektiÄŸini hesaplamıştı bilim adamı.
JPL’den bir baÅŸka bilim adamı, Conley Powell, seksenlerin sonlarında gezegen hareketleri üzerine uzun uzadıya araÅŸtırmalar yaptıktan sonra, kütlesi dünya kütlesinin yaklaşık üç katı olan ve yörüngesini yaklaşık 494 yılda tamamlayan bir gezegenin varlığını önerdi. Hesaplarına göre bu gezegen, İkizler Burcu hizalarında olmalıydı ama bütün araÅŸtırmalara karşın söz konusu bölgede hiçbir kayda deÄŸer gök cisiminin izine rastlanmadı.
Sonuçsuz kalan araÅŸtırmalar, doksanlı yıllarda ‘asrın keÅŸfi’ olarak adlandırılabilecek böyle bir buluÅŸa imza atma umudunu azaltsa da, çok sayıda açık fikirli bilim adamı, ‘Gezegen X’ teorisinden vazgeçmeyip çalışmalarını sürdürdü. Bu gök cisminin varlığı konusunda, bu tür teorilere pek itibar etmeyen, kuÅŸkuculuÄŸuyla ünlü gökbilimci Patrick Moore bile olumlu düşünüyor ve ‘Gezegenler Klavuzu’ adlı kitabında ÅŸunları söylüyordu:
‘X Gezegeni, oralarda bir yerde. Çok soluk olsa gerek. Dolayısıyla onu, nereye bakacağımız konusunda en ufak bir fikrimiz olmadan, bulma ihtimalimiz oldukça düşük.’
80′li yılların flaÅŸ haberi
EÄŸer eski metinlerde, binlerce yıl öncesinin yıldız gözlemcilerince tutulmuÅŸ kayıtlarda yer alan ipuçları dikkate alınırsa, haklıydı Moore. ‘Nereye bakılacağı’ gerçekten önem taşıyordu: Bütün gezegenlerin yörüngelerinin aÅŸağı yukarı birbirine yakın hizalarda seyrettiÄŸi ekliptik düzlemi doÄŸrultusuna deÄŸil, ‘aÅŸağı’ bakılmalıydı çünkü. Güney göklerinde, Orion’un ayakucunda belirip dik bir hareketle Eridanus’un ortasından geçip ‘Nibiru’, yani ‘ortayı ele geçiren’ adını alan gök cismi, göksel güney kutbu yönünden, yani oldukça ‘aÅŸağılardan’ yaklaÅŸacak ve dolayısıyla, yörünge süresinin son evrelerinde, dünyadan yapılacak gözlemlere göre, GüneÅŸ ile yakın bir hizada kalacaktı. Bu durumda, Güney Kutbu’na son derece yakın noktalarda bile, son ana dek saptanması çok zor olabilirdi. Uzay teleskoplarıyla yörüngeden yapılacak gözlemlerde bile, GüneÅŸ’in yoÄŸun kızılötesi ‘perdesi’nin arkasında kalacağı için, net olarak saptanabilmesi için hassas bir kızılötesi tarayıcı ile dikkatli ve uzun süreli gözlemlere gerek duyulacaktı. Tabii, nereye bakılması gerektiÄŸi tam olarak bilinirse.
Aslına bakılırsa, 1983 yılında kısa süreli bir görev için yollanan IRAS adlı kızılötesi tarayıcıdan bu doÄŸrultuda oldukça heyecan verici bilgiler gelmiÅŸ ve ajanslar tarafından bunlar ‘flaÅŸ haber’ anonsuyla bütün dünyaya duyurulup, uluslararası medyada ciddi yankı yaratmıştı. Haber, Orion takımyıldızı hizasında, oldukça iri ve kırmızı renkli bir gök cisminin, GüneÅŸ’e doÄŸru yaklaÅŸmakta olduÄŸunu bildiriyordu! Astronomi gündeminden bir türlü çıkmayan ‘Gezegen X’in, eski Sümer, Babil ve Mısır yazıtlarında belirtildiÄŸi gibi Orion yönünden, üstelik tam da Yuhanna’nın Vahyi’nde sözü edildiÄŸi üzere bir ‘kırmızı ejder’ benzeri yaklaÅŸmakta olduÄŸu haberi, büyük sansasyon yaratmıştı. Ne var ki, bu haber medyaya sızdıktan sonra NASA konuyla ilgili bilgi akışını kesti ve sessizliÄŸi yeÄŸledi. IRAS’ın kısa süreli misyonu bittikten sonra ve olayın üzerinden epey zaman geçtiÄŸinde, ‘O bulduÄŸumuz, uzaklardaki bir galaksiydi aslında, gezegen falan deÄŸildi’ dendi ve baÅŸta haber ajansları olmak üzere bütün medya, ‘gereksiz yere sansasyon yaratmakla’ suçlandı.
Sürpriz konuklar
Bugün hala saÄŸdan soldan, elektronik posta kutularına ulaÅŸan ÅŸu ‘geyik’ mail zincirlerinde, sözde ‘Gezegen X’ teorisinin geçersizliÄŸini kanıtlama iddiasındaki bayat ve kliÅŸe web sitelerinin linklerine rastlayabilirsiniz. Bu sitelerin çoÄŸu, birbirine benzer, kuru ifadelerle, baÅŸlıca iki temel nokta üzerine kurmuÅŸtur her ÅŸeyi: Neptün’ün kütle ölçümüyle ilgili yanılgı yüzünden yanlış deÄŸerlendirilen ‘yörünge rahatsızlığı’ olgusu ve IRAS’ın aslında uzak bir galaksiyi ‘yanlış alarm’ sonucu gezegen olarak duyurduÄŸu, ama buna karşın medyanın bu hatalı bilgiyi sansasyon amacıyla kullandığı iddiası. Bir de, ÅŸu artık çok sıradanlaÅŸmış, ‘Böyle bir gök cismi olsaydı, ÅŸimdiye dek mutlaka fark edilirdi’ savı.
Oysa gökyüzü ve uzay, yaratılan yanlış izlenimin aksine, öyle ‘avucumuzun içi gibi bildiÄŸimiz’ bir alan deÄŸil. Bilimin heyecan verici yanı da bu zaten: Her gün, her hafta ya da her ay, yeni bir bulgunun heyecanı ve çoÄŸunlukla da geçersiz hale gelen katı önyargıların çözülüp dağılışına tanık oluyoruz. Durum da pek öyle ‘olsaydı görürdük’ denebilecek kadar basit deÄŸil.
Shoemaker-Levy kuyrukluyıldızı, 1993 ilkbaharında keÅŸfedildi. Bu keÅŸiften yalnızca 15 ay sonra, astronomi dünyası bu iri kuyrukluyıldızın 20′yi aÅŸkın parça halinde Jüpiter’in yüzeyine çarpmasını soluÄŸunu tutarak izliyordu. Yani çarpmadan yalnızca 15 ay önce saptanmıştı bu gök cismi. Çok daha yakın ve çarpıcı bir örneÄŸi, 2004 ilkbaharında yaÅŸadık: William Bradfield tarafından Mart ayının son haftasında keÅŸfedilen C/2004 F4 kod adlı kuyrukluyıldız, bu keÅŸiften yalnızca 3 hafta sonra, 17 Nisan 2004′te, ‘burnumuzun dibi’ sayılacak bir yakınlıktan geçti ve oldukça da iriydi. Yani, GüneÅŸ’e en yakın geçiÅŸini yaptığı andan yalnızca 24 gün önce saptanabilmiÅŸti bu kuyrukluyıldız ve oldukça da ilginç sayılacak özelliklere sahipti: Yörüngesi Ekliptik düzlemine 65 derecelik bir açı yapıyordu; bütün gezegenlerin aksine saat yönünde dönüyordu ve yörünge süresi de 3666 yıldı!
———————————————————— ——————–
GÖRÜLEMEYEN CİSİMLER
Ünlü İngiliz astronom William Napier, birlikte çalıştığı bir baÅŸka ünlü bilim insanı Chandra Wickramasinghe ile birlikte gerçekleÅŸtirdiÄŸi kritik bir araÅŸtırmanın sonuçlarını, geçtiÄŸimiz Ekim ayında Royal Astronomical Society’nin bülteninde yayımladığında, gökbilim çevrelerinde ciddi yankılara neden oldu. Napier bir kuyrukluyıldız ve asteroid uzmanıydı ve 1982 yılında Victor Clube ile birlikte kaleme aldığı ‘Kozmik Yılan’ (The Cosmic Serpent) adlı kitabında bu gök cisimlerinin yapıları, hareketleri ve yörüngeleri üzerine çarpıcı tezler getirmiÅŸti. Bu son araÅŸtırmasında da Napier, varlığı henüz bilinmeyen ya da tam olarak anlaşılamamış; kuyrukluyıldızlar gibi davranan gök cisimlerinden söz ediyor ve bunlar hiçbir ışık yansıtmadıkları için, dünyanın çok yanına gelinceye dek fark edilemeden ve saptanamadan yollarına devam edebileceklerine dikkat çekiyordu. ‘Karanlık Kuyrukluyıldızlar’ ya da ‘görülemeyen objeler’ adını veriyordu bu nesnelere Napier. Yani, sanılanın aksine, burnumuzun dibine girene dek varlığını fark edemeyeceÄŸimiz, çok sayıda bilinmeyen gök cismi olduÄŸunu vurguluyordu.
Robert Harrington, araÅŸtırmalarını sürdürürken beklenmedik biçimde ölmüş; Tom Van Flandern ise sabırla beklediÄŸi buluÅŸu yapamayınca, aradığı gizemli gezegenin eski bir tarihte ‘patlamış’ olduÄŸu sonucuna vararak teslim bayrağını çekmiÅŸti ama çok sayıda bilim adamı, ‘Gezegen X’i aramaya devam etti, hala da ediyor. Doksanların sonuyla 2000′lerin baÅŸlarında, bu doÄŸrultuda çok sayıda ilginç bulguya imza attı kimi bilim adamları. Bunlardan biri de, ‘Gezegen X’i aramaktan asla vazgeçmeyen ve artık onun bir ‘kahverengi cüce’, yani yakıtını yitirmiÅŸ bir yıldız eskisi olduÄŸu kanısına varan John Matese’ydi. Tıpkı Napier’in sözünü ettiÄŸi ‘karanlık kuyrukluyıldızlar’ gibi, kahverengi cüceleri saptamak da son derece zordu, çünkü hemen hiçbir ışık yaymıyorlar ve yansıtmıyorlar; dolayısıyla, ancak ÅŸans eseri doÄŸru yöne doÄŸru çevrilebilmiÅŸ hassas kızılötesi tarayıcıların sabırlı ve dikkatli gözlemleriyle bulunabiliyorlardı. Aslına bakılacak olursa, bilim dünyasında yıllarca bir ‘teori’ düzeyinde kalan kahverengi cücelerin varlığı, daha bundan on yıl önce kesin olarak kanıtlanabilmiÅŸti.
-alıntı-
Etiketler: Gezegen X