Cevahirden Gizemli Satır Araları
Piramitlerin Gizemli Mimarisi
by Cevahir on Eki.19, 2009, under Cevahirden Gizemli Satır Araları

Geçmişin bilinen yüzü aslında bilinmeyenliğiyle çeker kendini. Bir bilinmeyendir aslında kendisi çözemediğimiz algılayamadığımız, ismini koyamadığımız milyonlarca yapı ve birçok sahipsiz eserden sadece biridir Piramitler. Kendisini tamamen algılayamsakta eski mısır medeniyeti adı altında ev sahiplerini şimdilik bir muallaktan çıkarmayı başarmış görünüyoruz, peki ama kimdi bu eski mısırlılar 4500 yıllık bir geçmişe sahip bu yapıları hangi ilim ve hangi kudretle gerçekleştirdiler, Dünya dışı medeniyetler denmi yoksa ruh halindeki cin ler denmi yardım aldılar. Yoksa günümüz teknolojisine göre bile geçmiş için imkansız olanaksız gibi görünen bu yapıları gerçekten eski mısırlılar kendi imkan ve olanaklarıylamı gerçekleştirdiler. Biraz daha beyin jimnastiği yapacak olursak aslında mısır piramitlerinin aslında hep orada olduklarını eski mısır medeniyetinin zaten hazır kurulmuş bu yapı ve mimari topluluğa yerleşip sahiplenmesi de düşünülmüyor değil.
Büyük piramitin çoğrafi ve bölgesel konumu bir çok imkansızın toplamını içermektedir, Mesala
* Büyük Piramit’le dünyanın merkezi arasındaki uzaklık, Kuzey kutbuyla arasındaki uzaklığa eşittir ve kuzey kutbuyla dünyanın merkezi arasındaki uzaklığa eşittir.
* Gizde’den geçen boylam, dünyanın denizleriyle anakaralarını iki eşit parçaya böler. Bu boylam ayrıca,kara üstünden geçen en uzun kuzey-güney yönlü boylam olup,bütün yer kürenin uzunluğuna ölçümünde doğal sıfır noktasını oluşturur.
* Büyük piramidin tepesi Kuzey kutbunu, çevresi ekvatorun uzunluğunu temsil eder. Ve iki uzunluk ayni mikyasa uygunluk gösterir.
Nasıl bir yapı dünya haritasında ve dünyanın kendi konumuna göre ölçüsel olarak dünyanın merkezine yapılabilir ve nasıl bir yapıdır ki konum olarak karasal alanın tam ortasına denk gelmesinin yanında dünya deniz ve karalarını iki eşit parçaya bölebilir. Günümüz teknoloji ve materyal yardımlarıyla ve ancak gökyüzünden bakılarak yapılabilinecek bu işlem 4500 yıl önce nasıl bir ilim ve bilginin ürünüdür.
Ayrıca 3 büyük piramitin dünya yüzeyindeki simetrik yerleşiminin
Belçika asıllı mühendis ve piramit araştırmacısı Robert Bauval, Keops (diğer adlarıyla Khufu), Kefren( Khafra) ve Mikerinos (Menkaura) piramitlerinin dizilişleri ile ilgili olarak gerçekten önemli bir keşifte bulunmuş ve Orion takımyıldızının kemer yıldızları olan Alnilam, Alnitak ve Mintaka yıldızlarının gökteki konumunun söz konusu piramitlerin dizilişinin izdüşümü olduğunu bulmuştur. ( Alıntıdır. )
Birçok kaynak ve araştırma eski mısır medeniyetinin uzay ve astrolojik üstünlüklerini dünya dışı varlıklar yardımıyla edindiğini ve yaşamlarının birçok evrenlerinde ‘ de bu varlıklarla iç içe yaşadıklarını hatta bu yaşam şartları altında birleşmelerin gerçekleştiğini dünya dışı ırklar ile insan oğlunun birleşimi sonucu birçok melez ırk ın eski mısır kültüründe doğal karşılanılarak devam ettiğini belirtmektedir. Ancak bu teoriler bile hala yaklaşık 4 milyon taş bloktan oluşan en büyük 3 piramitin mimarisini ve yapım aşamasını açıklayamamaktadır. Birazda bundan bahsedelim,
Horasan : silisi,mil,kireç,yumurta akı,bazı madden tozları ile mermer karışımında elde edilen bir çeşit yapı işlerinden kullanılan malzemedir. Bu harcın içine boyada katılabilmekte ve böylece paraca halindeki kayaları bir bütün olarak yapmak mümkün olmaktadır, İyi bir usta elinde çıkan yama işlemi orijinalinden ayırt etmek mümkün değildir.
Basit bir anlatım ile kiremit,tuğla tozunun kireç tozuyla karıştırılıp sulandırılmış harç- hamur hali. Birçok medeniyet ve kültür tarafından kullanılan ( bizanslılar kilise duvarlarını – anadoluda cami minarelerinde, kuyu iç kısımlarında ermeniler tarafındanda genellikle değerli eşyalarını saklama ve kamufle etme amacıyla ) ancak kendilerine has ilaveler ekleyerek ( kıl,kan,yumurta akı ) bölgesel kireç ve tuğlaya renk uyumu sağlanması için günümüze kadar taşımışlardır.
Eski mısır Piramitlerin de 2-30 tonluk ağırlıklara sahip milyonlarca kaya parçası bulunmaktadır, Günümüz horasanından tek farkı ise tuğla – kiremit tozu kullanılmadan, ana maddesi kireç tozları olan bir horasan harcından başka bişi olmamasıdır. Birçok yapı tesleri bunlara karbon tesleride dahil hepsinin tek ortak yanı hiç bir şekilde düzleştirilme işlemine tabi tutulmadıklarıdır. Eski mısır medeniyetinde bu işlem ancak sivri balta görünümlü aletler yardımıyla kesim işlemi yapılabileceğini göstermektedir. Ancak yapılan testler bunun aksini göstermektedir, Kesim yada düzleştirme yapılmayan yaklaşık 4 milyon kaya parçası nasıl bu kadar mükemmel bir simetride oluşabilir.
Eski mısır Piramitlerinin Nil nehrine en yakın konumları 8.6 km dir. Kano yada tekneler kullanılarak bir başka bölgeden piramitlere kaya yada kireç tozu taşınması teoriside uzun süreli bir işlem olmadığını göstermektedir. Yıllarca süren bir işlem ve ortalama 4 milyon x 20 ton luk bir taşıma yapılmış bile olsa yıllar sürmesi gerektiğini göstermektedir. Ne gariptirki dağlarda dolaşan keçilerin bile küçük ayaklarından patika adı altında yollar meydana gelirken yıllarca süren bir mimari yapı ve 80.000.000 tonluk bir ağırlıklar topluluğu geçmesine rağmen ortalıklarda olmayan devasa yollar. Mısır piramitler bölgesi çoğrafik yapısına göre uzun süreli bir taşıma gerçekleşmeden piramitlerin inşaat aşaması bulunduğu alanda gerçekleştiğini göstermektedir.
Bunun da tek bir mantıklı açıklaması olabilir, Kireç tozları ve birkaç bileşen ile yapılan bir harç – hamur ve birkaç tane kalıp hepsi budur. Geçmişin bilinmezliği onun aslında hiç olmadığını gösterir ancak unutmamak gerekirki eski mısırlı larda bizler gibi insanlardı onları anlamak için karmaşıklaştırmaya gerek yok Günümüz de uzay teknolojisinden aldığımız desteği ( Düşen yada düşürülen uzay araçları ) atalarımızında almış olabileceği ihtimalini doğuruyor.
Ancak bu yardım Piramitlerin konum ve yerleşim ölçümlerinde kullanılsada asla duvar ve işçilik aşamasında kullanılmamıştır.
Kara deliklerin bilinmeyen yönleri
by Cevahir on Eki.14, 2009, under Cevahirden Gizemli Satır Araları

Bilim adamlarına göre kara delikler bir yıldızın yakıtını bitirmesi sonucu kendi içine çökmesiyle oluşurlar. Bu çökme işlemi sonucunda bir toplu iğne başı büyüklüğünde bir alana milyonlarca dünyanın kütlesinin sıkıştırıldığı bir yapı oluşur.
Çekim sahasına giren her şeyi (ışık dahil) yutan, çok büyük çekim gücüne sahip Uzay Bölgesidir. Kara Delik’lerin, devasa kütleye sahip yıldızların, termo nükleer yakıtlarının bitmesi durumunda kendi içine çökmesiyle meydana geldiği sanılmaktadır.
Kara Deliklerin mevcudiyeti, teorik ve matematiksel olarak ispatlanmıştır.
Ancak bir Kara Delik doğrudan gözlenemez ,
fotoğrafı çekilemez, çünkü fotoğraf çekilmesi esnasında ortaya çıkan ışık, Kara Deliğin çekim gücünü aşıp ufuk hattından dışarıya çıkamaz, fotoğraf için gerekli olan bu ışık geri dönemediği için fotoğraf oluşumu engellenir.Bu nedenle Kara Delik’lerin var olduğuna dair direkt kanıt bulunamaz, Kara Delik’ lerin varlıkları yakınlarında bulunan izlenebilir materyal (Yıldızlar, gazlar, tozlar, ışık) üzerindeki, değişim ve etkiler ( tedrici azalmalar ve yok olmalar) gözlenerek tespit edilir.
Bu kütlenin ağırlığı öylesine muazzam bir boyuttadır ki, bildiğimiz evrenin ve zamanın çok büyük bir şekilde bükülmesine neden olur. Bu bükülme çok güçlü bir çekim alanı oluşturur ve etkisine giren her şeyi kendisine çeker kütlesel olarak kendisinden çok büyük nesneleri bile uzaysal bir Anakonda misali yutuverir.
Burada bir ayrım ortaya çıkıyor, kimi bilim adamları oluşan kütlenin bilinen zaman ve evreni delerek başka bir boyuta açılan bir kapı oluşturacağını söylüyor, diğer bir grup ise bu ortamda hayatta kalmanın mümkün olamayacağını oluşan çekim gücünün çok fazla olması nedeniyle yakalanan herşeyin yukarıda dediğim toplu iğne başı kadar bir ortamda sıkıştırılıp kalacağını söylüyorlar.

Yukarıda görünen resim Salvador Dali nin, Gizemli ve karmaşık fırça darbeleri gibi görünsede , Hiçte göründüğü kadar masumane bir eser olmadığını evrensel bir yokoluş’un görüntüsel güzelliğinden başka birşey olmadığını anlamış olacağız.
Ölüm her evrimde aynı güzel sonuçlar doğururmu bilinmez ama ortalama büyüklükleri güneş’imizden 4 kat büyük olan güneş görünümlü yıldız sistemlerinin yokoluşu görülmeye değer figürler yaratmıştır. Büyük üstadın fırça darbelerinin, ölümün güzel yanlarını yansıtan yönleriyle galaksi ölümlerini ve bilinmeyen mistik yönleri üzerinde durmakta yarar görüyorum.
Evren, sahip olduğumuz güneş sistemlerine benzer milyonlarca sistem barındırmaktadır, fizik anlaşıyışımızın aksine evren sonsuz büyüklüğüne rağmen büyümesine devam etmektedir. Bu büyüme kimilerine göre sonsuza kadar devam edecek, diğer bir teoride ise sonu sonsuzluk duvarı olan sınırlı bir ilerlemedir.
Güneş sistemimizin bile , akıl ve ilim sistemimize göre hala fiziksel sınırlarını aşamıyorken bu korkunç büyüklüğe beyin ufkumuzun hayal gücüne göre şimdilik birkaç milyon daha galaksi ve yıldız sistemi ekleyerek sizleri korkutmak istemiyorum.
Ancak bilinmesi gereken bir nokta varsa + bir kaç milyonluk güneş ve yıldız sistemi madalyonun sadece görünen yüzünden ibarettir insan beyninin hesaplayamayacağı olasıklarını bile algılayamayacağı bir sistem ve bu sistemin kendini yoketmeden geri dönüşümlü yaradılış imalathanelerinden bahsetmek dünün konusu olmasa bile yarının ev ödevi olacağı gerçeğini unutmamak gerek.
Uzmanların ve bilim insanlarının en yüksek metaryel ve gözlem deneyimleri diyorki, enerjisi tükenen bir yıldız ( 4 x güneş ) , kütlesel olarak ta küçülme göstermiş duruma gelmektedir. Hem enerjisel hemde kütlesel olarak tükenen yıldızımız son enerji kırıntısınıda ardında iz ve delil bırakmamak adına mesaj okunduktan sonra imha etme yolunu seçmektedir.
Yıldızımızın kendisini yok etmesi, görüş alanı içindeki bütün yıldız ve benzeri yakın komşularınında yokolmasına neden olur . yıldızımızdan geriye kalan son enerji kırıntısı , enerjinin patlama sonucu yüksek enerjiye dönüşmesi maddenin en küçük parçası olan atom ‘un gülünç olan küçüklüğüne rağmen çarpışma adındaki yüksek enerjisiyle orantılı görünmektedir.
Konumuza gelecek olursak yıldız patlamış çevresindeki bütün sistemi içine alarak yoketmiştir hikaye bununla sınırlı değil tabiki oluşan yüksek enerji görüntüsel güzelliğinin yanında yıldızımıza extra güçler vermeye devam etmektedir. Patlama yıldızımıza genleşme ve görüntüsel büyüklüğün yanın sıra bilinmeyen bir yerçekim gücüde katar, öyle bir enerjisel güçtür ki, ışık bile yansıyamayacak kadar güçsüzleşir, mıktanıs etkisi gibi görünen bu çekim kuvveti aslında yokolan yıldızımızın merkezine iğde deliği büyüklüğünde bir yokoluş – kayboluş veya boyutsal bir yolculuk kapısı oluşturur.
Görüntüsel büyüklüğüne oranla muhteşem bir çekim ve mıknatıs etkisine sahip olan bu minik kapı belkide kendisiyle beraber açığa çıkardığı enerji patlamasıyla uzay-duvar kapısında minik bir delik açmış olabileceği gerçeğidir, Gidenin geri gelme zahmetine katlanmadığı bu olasılıklar kapısı için garip bir açıklama olsada ihtimaller dahilinde tabiki.
Teorimizin gerçeklik oranı çok düşük olsada, Kara deliklere neden olacak kadar büyük yıldız sistemlerinin milyonlarca ışık yılı uzaklıklara kadar dağıtabildiği kendi yıldız sistemlerinin toplamına ait olan, gaz ve toz bulutu görüntüsel olarak bir yokoluşun işaretide olsa aslında yeni bir başlangıçlar ihtimalidir.
Mlyonlarca ışık yılı öteye fırlayan bu gaz ve toz bulutları hareketliliklerini evren-uzay büyümesi diye adlandırdığımız sebepleri anlaşılamayan etkiler yardımıyla hareket etmeye devam edeceklerdir. Görüntüsel olarak gaz ve toz bulutu gibi görünen bu yokoluşun son toz zerrecikleri içlerinde bakteri boyutundaki bir çok yaşam formlarınıda beraberinde hareket ettirmeye devam ettirmektedir. yolculuk tabiki beklenildiği kadar kısa sürmeyecektir ancak büyümeye devam eden uzay-evren bir şekilde taşıdığı toz zerreciklerini taşıdığı binlerce yıldız, gezegen aracılığıyla evrimlerini devam ettirebilecekleri bir liman bulacaktır. Unutmayınki şuan bile uzay-evrende milyonlarca galaksi ve karadelikten bahsedilmektedir, herbir galaksi ve karadelik gönüllü olarak yaşam formlarının taşınmasında en büyük olasılık ihtimalleri olmaya devam edeceklerdir.
————————————————————————————————————-
Gezegenler arası uzun süreli yolculuklar sırasında uzayın bitkiler ve canlılar üzerinde oluşabilecek etkilerini inceleyen bilim adamları, bu araştırmaları sonucunda Afrika sivrisineğinin uzayda canlı kalabildiğini saptadı.
Rusya Bilimler Akademisi Başkan Yardımcısı Anatoli Grigorev, Afrika sivrisineğinin larvasının, uzay istasyonunun dış kaplamasında bir buçuk yıl, beslenmeden ve eksi 150 derece ile artı 60 derece arasındaki yüksek sıcaklık değişimlerinden etkilenmeden canlı kalmayı başardığını belirtti. ( alıntıdır )
————————————————————————————————————–
Dünya yaşam sistemine uyumlu bir sinek bile 1.5 sene hiç beslenmeden + – hava şartlarının değişkenliğinde bile hayatta kalmayı başarabiliyorken. Uzay formlu metebolizmaların daha başarılı olabileceklerine inanıyorum kimbilir belki birgün Dünya denizlerive ve ormanlarına düşüp yaşam formlarını kazanmaya başlayacak olan karadelik toz bulutlarının canlı varlıklarına şahit olabiliriz.
Zamanda yolculuk mümkün mü ?
by Cevahir on Eki.12, 2009, under Cevahirden Gizemli Satır Araları

Akademik ve Bilimsel birçok araştırma ve bu araştırma sahipleri zamanda yolculuğun mümkün olduğunu savunuyor.
Birçok araştırmaya konu olmuş zaman yolculuğu, insan beyninin hayal gücüne görede değişiklik göstermektedir. Düşünce aşamasında, yapılabilirliliği mümkün görünen aslında hayal gücünün düşünme ve olasılıkları arasındaki en büyük yanılgısıdır.
Hayal edilebilenin teorik olarak mümkün olma ihtimali uygulama aşamasındaki başarısızlıklarla sonuçlanması en büyük hayal kırıklıklarınmızdan biridir.
Işık yılı olarak tabir edilen mesafelerde bilinen en hızlı etken olan ışık, görüş açımızın en büyük yardımcısı olmakla beraber aynı zamanda ışık titreşimlerinin ışık yılı uzaklıklardaki bir başka cismi görmemizi sağlaması hiçbir zaman AN lık değildir. Yani 8 ışık yılı uzaklıktaki bir cismi ışığın bize o cismi yansıtmasıyla bizim görme anımız aslında görüş ve cisim arasındaki uzaklık orantısında bir geçmiş zaman kavramını kapsar, yani gördüğümüz cismin bize uzaklığına orantılı olarak aslında bulunduğu zamana göre geçmişini görürüz.
Işık yardımıyla görünen cismin hiç bir zaman olduğu zamanı değil bulunduğu konuma göre geçmişine şahit oluruz. İnsan görüş alanında oluşan bu geçmişlik durumu teorik olarak aslında bir zaman yanılgısıdır. Işık hızındaki görüş alanlarında karşımıza çıkan bu geçmişlik olgusu ışık hızındaki bir uzay gemisinde de aynı etkiyi sağlayabilir teknik olarak boyutsal yolculuklardaki geçmiş – gelecek olgusunun asıl nedeni boyutlar arası zaman dilimlerinin birbirlerine oranla farklılık oranlarından kaynaklanmasıdır. Teorik olarak ortalama 300.000 km lik bir hız ile ışığın saatteki hızına eşit bir değerde yapılacak hareket zamanın eğilip bükülmesini sağlayacak ve uzay- evren de milyonlarca ve iç içe geçmiş frekanslar yardımıyla bir başka boyut-zaman atlaması yapılabilecekmiş görüntüsü yaratılmıştır.
Ancak hep unuttuğumuz görmezden geldiğimiz en önemli faktör, zaman da yolculuk teorisinin aslında ışık hızına rağmen aslında zamansal yolculuğun değil ışık hızına rağmen geciken görüntü boyutunun mesafesinin ortadan kaldırılacağı fikridir.
basit bir örnekle anlatmaya çalışırsak evrende bize 8 ışık yılı uzaklıktaki bir mesafeye görüntü gecikim oranı olan 0.0003 baz alındığında ışık hızındaki bir hareketlilik 8 / 0.0003 = 26.6 ışık saati bir zaman kavramının önüne geçebileceğimizi gösterir,
Aslında zamanda değil Göz görüşü mesafesinde
26.6 ışık saati bir zamanın önüne geçmemizi sağladığını hep atlarız. Bize göre zamanın gerisine geçmişe yapılacak bu yolculuk aslında bir göz yanılgısı ve ışığın görüntüyü göze yansıttığı geçmişin belirli olanaklar sayesinde önüne geçme durumudur.
Boyutlar arası zaman farklılıkları gene aynı teorinin bir parçasıdır, ışığın boyutlar arası titreşim farklılık yoğunluğu boyutlar daki zaman akışının hızını ve durumunu belirlediğinden saf su olarak tabir edilen ışık titreşimleri su dalgaları gibi sonsuz bir durdurulamazlık ile yoluna devam etmektedir. Boyutlar arasındaki ışık titreşim farklılıkları ise bu dalgaların boyutlar arasındaki titreşimleri arasındaki hız ve titreşebilme özelliklerinden oluşmaktadır.
Teorik olarak ışık hızında yapılan uzay yolculuklarının zamanı büküp eğmesiyle geçmiş – gelecek zamanlara gidilebileceğidir.
Aynı teori bize ışığın aslında biz farkedemesekte geçmiş ve gelecek arasında dilediği gibi dolaştığı izlenimini vermektedir. Alman fizikçi Albert Einstein’in izafiyet teorisiyle en yüksek seviyesine çıkan zaman yolculuğunun mümkünatı aynı teoriye göre, Mağara insanları döneminde bile ışığın normal hız ve titreşimleriyle bu yolculuğu sonsuz bir döngüde zaten gerçekleştirdiğidir. Hayal gücümüzün değişkenliğine orantılı olarak zamanda yolculuk her zaman bir hesaplamalar ve olasılıklar teorisi olarak kalmaya devam edecektir.



